Uzaktan sevilen insanlar ve şehirler var - Lizbon & Porto
---------------
Daha önce hiç gitmeme rağmen, lizbon'a karşı inanılmaz bir ilgi duyuyordum. Hiç konuşmadığın ama çok aşık olduğun çocukluk aşkın gibi sanki, olurdu ya o zamanlar, bir kere görürdün, konuşmazdın, bakardın, kalbin çıkardı.. İşte Lizbon öyleydi benim için...
Sonra bir gün -o zamanlar- uzaktan sevdiğim adam, "hadi lizbon'a gidelim!" dedi. şaştım kaldım... Çünkü, uzaktan sevdiğim adam, uzaktan sevdiğim şehre beraber gidelim diyordu. uzaklıklar bitecek "canım" olacaklardı demek, hem O, hem de Lizbon.
İstenmeyen çocuk gibiydi Porto... "o kadar gidiyoruz, bari Porto'yu da bi görelim!" cümleleri ile katıldı planlarımıza.
Bu arada, uzaktan sevdiğim adam, en yakınımdı uzun süredir. Mutluluktan gözlerimiz dolup taşarken, "insan aşktan ağlar mı?" sorusuna cevap olduğumuz zamanlardı.
Dünyanın en tatlı kara kaplı defterine yazıldı tüm notlar, yapılacaklar...
Eylül'in en güzel günlerinde Lizbon'a inilecek, hemen tren istasyonundan Porto'ya geçilecek, 2 gün sonra Lizbon'a geçilecekti tekrar. 2 gün Porto'ya yeterdi, ne vardı ki zaten, hiç sevmediğimiz şarabından başka?! . Lizbon'a ise 8 gün ayırdık. İçe sinecekti, Alfama'lı olacaktık. Kaybolmadan evi bulabilecektik.
Thy'nin bilmem kaç sefer sayılı uçağıyla Lizbon'a ayak bastık, Porto trenimizin kalkacağı istasyonu bulduk ve işte o zaman bir Super Bock'u haketmiştik. Super Bock, Portekiz'in en ünlü birası... içimi çok rahat, ferahlatıcı, hafif ve aynı zamanda her türk vatandaşı için "bock" iç! şakaların esin kaynağı...
Porto'yla ilk tanışma Sao Bento istasyonu... Gördüğüm en güzel tren istasyolarından biri... tavanlara kadar mavi beyaz çiniler süslüyor duvarları. İstasyondan çıkıp, evimize gideceğimiz caddeyi buluyoruz. insanlar çok yardımcı ve güler yüzlü. Porto sanki bizi biliyor da kıyak geçiyor gibi... her sokağın Douro'ya çıktığı bir şehir burası. Şehrin tamamı müze gibi sanki, binalar inanılmaz, zaten UNESCO da şehir merkezini Dünya Mirası Listesi’ne almış. Seramik kaplı eski binalar ve kaldırımlar, pencerelerin önünde ve balkonlarda asılı rengarenk çamaşırlar, parke taşları döşenmiş yollar... Porto hemen çalıveriyor insanın kalbini... bizi de bir hayli mahçup ediyor..
Ev sahibimiz, hemen arka sokakta bir siyasi partinin "partisi" olduğunu söyledi... minicik bir meydan, portekizce olduğunu o an idrak ettiğim fakat türkiye'de her gece klubünden dinlediğimiz şarkıyı canlı çalan eğlenceli bir grup, sokakta çevirilen domuzlar, sol yumrukları havada slogan atıp, daha sonra aşkla dans eden insanların arasına karıştık. biz de kaldırdık yumruğumuzu... Hep beraber direnen İstanbul'a selam gönderdik....
Domuzda kaldı gözümüz tabi ama sıra bize gelemedi maalesef... hemen karnımızı doyuracağımız bir yer bulduk, eğer tatlı şarap sevmiyorsan, Porto'da sürekli extra dry şarap sorman gerekiyor. Az ama öz sek şarapları mevcut. ilk durak, Rua de mouzinho de Silva üzerindeki Arroz De Furno. Bacalhau ( morina balığı köftesi),soğanlı, maydonozlu ahtapot,Deniz mahsülleri, güzel ekmekler,lezzetli zeytinyağı derken; ziyafet çektik kısa yoldan...
Madem Porto'da her sokak Douro'ya çıkıyordu, yemekten sonra kendisiyle tanışma vakti gelmişti artık. nehir kenarında cafeleri, meydanında performans sergileyen sanatçılar, incikler boncuklar her şey alışılagelmiş ve sıradan gözükürken, kenardan Dom Luis köprüsünü görüyorsun ya... işte o zaman büyülüyor seni Porto. O zaman ayrı yere koyuyorsun... O sırada bir yerden Winter'ı duydum (Vivaldi) en sevdiklerimdendir.. bir sokak müzisyeni etraftaki herkesi büyülüyordu. civardaki kafeler piyasa yapmak için değil, adamı dinlemek için doluyordu. sevgilim gidip Canon in D 'yi istedi, beraber tatile çıkmayı bırak, birbirmizi görmenin bile hayal olduğu zamanlarda, canon in d ile mutlu olan iki kişiydik biz.. Şimdi, porto'da tüm hayaller teker teker gerçek oluyorken, o'nun tabiriyle ikimizin madalyası sadece "canon in d" olabilirdi... hayatımda geçirdiğim harika akşamlardan biriydi yine, müzik bitti tabii, eve gitmeden sokağın köşesindeki Chris Bar'da bişeyler içelim dedik. tam da konsepte uygun caiprinha'larımızı söylemiş, hafif bi'şeyler alıp eve gitmeye hazırlanırken, kıs kıs gülen garson, biz yudum alırken dikkatle bizi izliyordu... "bu içtiğim caiprinha ise, daha önce içtiklerim lohusa şerbeti miydi?" diye sordum kendi kendime.. en son bunu hatırlıyorum sonrası black out.
tüm müzeleri gezelim, şehrin cılkını çıkaralım hırsı yok ikimizde de, biz kaybolmayı seviyoruz, elimizde harita sokaklarda dolanıyoruz. Zaten bir şekilde görmen gereken yerlerden geçiyorsun. Rua de Mouzinho de Silvia'dan yukarı çıkıp Sao Bento'yu sağında bıraktığında sol taraftaki büyük meydan, Avenida dos Aliados nam-ı diğer "living room" Sol tarafta tarihi cafeler, sağ tarafta otobus duraklari var. hop on hop off otobusler buradan kalkiyor, ilk durak gibi. bir cafe'de oturup kahvaltı edelim dedik, yani benim kahvaltim sevgilimin öğle yemeği, akşam ki caiprinha hezimetinden sonra biraz fazla uyumuşum, o kalkıp keşfe çıkmış fotoğraf çekmiş. Bu arada portekiz tam bir tatlı cenneti, her yer pastane her yer kalori bombası! dayanılaak gibi değil.. Sevdiğim adamın tatlıyla arası olmadığından, o bacalhau ve bira, ben ise ekler pasta ve kahve tercih ettim, uzatmıyorum hop on hop off a bindik, alışverişçiler için önemli cadde, Rua de Santa Catarina'yı ona bağlanan tüm caddeleri otobüsle geçtik, tekrar Aliados meydanının ustunden arka tarafa geçtik.. haritayı ve şehri çözemediğimden nerede olduğumuzu bilmeden indik. indiğimiz yer Igreja dos Carmelitas & Igreja do Carmo kiliselerinin tam karşısıydı. artık herşey kontrolüm altındaydı! nerede olduğumuzu biliyordum, "madem geldik bir kilise gezelim" dedik büyülendik tabii.. sonra daha önce de arastırdığım sanat galerileri ile ünlü Rua de Miguel Bombarda'ya doğru devam ettik, belki bize denk geldi bilmiyorum ama açık bir tane bile galeri yoktu. yine uzatmadan geçiyorum; moustache cafe'de mola, biraz etrafı gezip, portekiz tarih müzesinin önündeki küçük parkta tekrar mola derken, saat geçiyordu. Daha meshur Sê Katedral görülmeliydi, o da görülmezse ayıptı...
asıl mevzu şimdi başladı, Köprünün üzerinden yürüyerek, karşı tarafa Gaia 'ya geçiyorsun. işte üzüm bağlarının şarap mahzenlerinin olduğu bölge... çok fazla mahzen var, mahzen + nehir turu+ şarap tadımı ve türevleri şeklinde turistik turlar mevcut.herkes eline bir broşür tutuşturuyor zaten. nehir kenarı turistik cafelerle dolu, manzara müthiş ama servis berbat. Onun yerine köprü ayaklarına yakın bir başınıza oturun bir de şarap mis, siniriniz bozulmasın. Neyse; Şansımıza ki hep övündüğümüz bir şeydir; biz şarap festivaline denk geldik. Madem Porto şarabını sevmiyoruz, kendimize göre bir şeyler buluruz diye attık kendimizi içeri... aperatifler, kanepeler, şarküteri ürünleri, peynirler yani şarapla eşlik edecek herşey vardı festivalde. Şöyle düşün, bir taraftan fado çalıyor, nehir kenarındasın, sevdiğin adam yanında şehri dinliyorsun, herkes gibi. susuyorsun, izliyorsun, gülüyorsun, çok seviyorsun şarabı,sevgilini, porto'yu... Porto'yu sadece porto şarabıyla sınırlandırmamak gerektiğini öğrendik o akşam muhteşem bir beyaz şaraplar aldık mesela. tadı hala damağımda...

Gece 00.00'da biten festivalden elimizde kadehlerle çıkıyoruz, Gaia'dan Ribeira'ya yine Dom Luis'nin üzerinden yürüyerek geçiyoruz.
Kafalarımız güzel, Porto romantik, biz aşığız daha ne olsundu!
Porto gerçekten bizi mahçup etti, bu kadarını beklemiyorduk. çok sevdik, çok eğlendik.. aşağıda gezilecek yerleri teker teker yazdım. Vaktin varsa, hepsini gez tabii ama porto'nun tadı bir çok yerde olduğu gibi, acele etmeden, emprovize ve kaybolarak çıkıyor.
Bavullar toplanır, güzelim Sao Bento'dan Santa Apolonia 'ya bir yolculuk başlar. Porto kalbimde çok güzel izler bıraktı, çok sevdim, hatta bir ara "acaba lisbon'dan daha çok mu sevicem?" düşüncesi geçmedi değil içimden.
3 saatlik yolculuktan sonra Santa Apolonia'da indik. Ev sahiplerini arıyoruz. süper tatlı gülen 2 kişi el sallıyor bize, Nuno ve Gonçalo ile eskiden tanışıyormuşuz ama sanki yıllardır görüşmemişiz gibi sarılıyoruz. "biraz yürüyeceğiz 5 dk.!" diyorlar. Evet tamam 5 dk. ama ellerde bavul, parke taşlar, ve rampa turmanıyoruz. Sevgilim ve Nuno bir yandan konuşup bir yandan hızlı hızlı tırmanıyorlar. Gonçalo'da beni lafa tutuyor sürekli sorular soruyor, hem tırmanıp hem cevap vermeye çalışıyorum?! neyse 5 dk. lık yürüyüşten sonra, Alfama'nın içinde bulduk kendimizi, evimizin hemen üstünde minicik bir meydan, evimizin tam karşısında bir bank, zeytin ağacı, birbirine bitişik evler, bağıra bağıra konuşan insanlar, köşede bir amatör futbol kulübü ve şaşkın şaşkın bakınan Kuzey Avrupalı turistler...
Bizim çok aşina olduğumuz ve sevdiğimiz, Tarlabaşı'nın biraz daha uslu ikiz kardeşi gibiydi Alfama. Nuno ve Gonçalo ile biraz konuştuktan sonra, meşhur kara kaplı deftere bakarak, kendimizi sokaklara attık. Alfama bir kere karışık bir yer, heryer birbirine benziyor, o yüzden kaybolmak işten bile değil. gelmeden önce herkesin binmeden olmaz dediği Tram 28'e binerek başladık, o şekilde başlamaz olaydık. Geçtiğimiz yerleri bilmeden şaşkın şaşkın bakınırken, çoğunluğun indiği bir meydan da biz de indik, tamamen sürü psikolojisi, yine kalabalığı takip ederek, Bairro Alto'ya varacağımızı biliyordum. Bairro Alto; bizim Beyoğlu gibi, bar ve restoranlarla dolu, insanların sokaklarda eğlendiği bölge bu arada.
Gelmeden önce öyle çalıştım ki, gidilecek restoranların adres tarifleri,telefonlarına kadar yazmıştım. Fakat hiçbirine gidemedik, eksiklik olduğunu düşünmüyorum çünkü, tesadüfen bulduğumuz restoranlar da muhteşemdi. En güzeli de bu oluyor bence, tavsiye ile gidilen yerlerde beklenti çok yüksek oluyor ve bir şeyden memnun olmayınca keyif kaçabiliyor.
Yine sokaklarda dolanırken, tesadüfen keyifli bir yere denk geldik, güzel yemek, işletmecisiyle güzel muhabbet derken, tek başıma bir şişe şarabı bitirdim. Dolanalım biraz dedik, jazz kulüp arıyoruz. İyice kalabalıklaşmış sokaklar bildiğin insan trafiği var, tam da o sırada caiprinha istedi canım! Arkadaş başıma ne geliyorsa onun yüzünden geliyor. Jazz kulübü bulduk, içerisi dolu ama dinlemek için bizi alacaklar içeri fakat içkisiz! hadi o zaman fondip! içki bardakta bırakılmaz sonuçta... "lizbon güzel, biz güzeliz, müzik güzel ben daha ne isteyeyim ya!" tadında sallanırken, Bairro Alto'ya her akşam gelinemeyeceğini adamı zıvanadan çıkarabileceğini anladım.
Taksiyle hadi hop eve olmuyor lizbon'da özellikle de Alfama'da oturuyorsan. Taksici bizi evimizin önüne bırakamadı! her sokak birbirine merdivenle bağlı olduğundan, belirli yollar var arabalar için. fakat o yolların bir kısmı da belirli saatlerde trafiğe kapatılıyor. Taksici amca bizi, evin aslında üst sokağında bırakıyor ama o kadar bilmiyoruz ki, inmiyoruz. aynı yerde adamcağızı 3 kere döndürüyoruz. en sonunda adam taksiden indi, bize yürüyeceğimiz yeri gösterdi, inmek zorunda kaldık. Hemen yolda gördüğümüz amcayla teyzeye yapıştık, "Ruo dos Corvos ( ruo doj corvoşj şeklinde okunuyor) nerede?" diye... O kadar tatlı ki insanlar, teyze eve kadar bizimle geldi neredeyse, tek kelime ingilizce bilmiyor ben de obrigada! ( teşekkürler) demekten başka birşey bilmiyorum; bizi evimize getirdiler, tabi "eyvah kaybolduk!" korkusuyla ayıldım...








Cascais, okyanus kenarı bir kasaba. Sahil güzel, deniz muhteşem ve deli soğuk. Burası sanki Lizbon zenginlerinin sayfiye yeri gibi, muhteşem evler var. Cais De Sodre istasyonundan 40 dk. da gidiliyor. Buradan kalkan otobüslerle Cabo de Roca'ya yani Avrupa'nın en batı ucuna gidebilirsin.
Dönüş kolay olsun çok uğraşmayalım diye, biz denize girme olayını Estroil durağında inerek hallettik. Cascais istikametinde Estoril'de iniyorsun metrodan, alt geçitten geçip plajlara Tamariz'e geliyorsun. Restaurant var, emanet var. Şezlong kişi başı 8€ idi yanlış hatırlamıyorsam. Herşey harikaydı, buz gibi okyanus suyu, thai'li teyzenin yarım saatlik masajı... ta ki yemek yiyene kadar. (Mayıs 2013 gibi " clean food" olayına girdim, spor yapıyor, işlenmiş gıda yememeye ve ağır beslenmemeye dikkat ediyorum. Lizbon da clean food meselesini koyverince ben, olan oldu.. Önüme gelen herşeyi yemeye başlayınca o gün Tamariz'de bünye iflas etti. Ayıptır söylemesi yediklerim aşağıda; ( foto)) önce çok kötü olmadım, hazımsızlık çekiyorum sandım, içkiden müzikten geri durmadım. Akşam üzeri plajın sol tarafındaki Şato'nun önünde jazz yapmaya başladılar. dinlemeye gittik gitmesine ama, o an bir terslik olduğunu anladım.. bırak Jazz dinlemeyi ayakta durmak istemiyordum. Ertesi gün de Sintra'ya gidecektik. Sintra; Rossio istasyonundan 40 dk. uzakltıkta. Dokusu bozulmamış çok romantik bir ortaçağ kasabası. Anlatacak hiç bir şeyim yok orasıyla ilgili çünkü herkes tshirtlerle dolanırken, ben üzerimde 2 kazak kafamda şapka boynumda atkı ile otururken, sevgilim hastanenin yerini öğrenmeye çalışıyordu. geldiğimize pişman olarak, tekrar 40 dk. bir yolla Rossio istasyonuna döndük, bir daha o kadar yemeye tövbe ettim tabii.
Ben dinlenirken sevgilim mükellef bir sofra donattı, masayı çıkardı kapımızın önüne, keşke daha çok keyfini çıkarabilseydim. Ben içerde uyurken, O mahallenin delikanlılarıyla takılıyordu.




Sabah turp gibiydim artık! erkenden kalkıp kahvaltı ettik, (meşhur vişne likörü) Ginjinha'larımızı içip, Museu do Fado'ya geldik. Fado beni çok etkiler, çok severim, o yüzden müzeden de çok keyif aldım. dinleme odaları, tarihçe, plaklar, sanatçılar çok güzeldi.
Oradan çıkıp, Cais De Sodre istikametinde yürümeye başladık. Praça do Comercio'ya geldik, meydan da bir bira müzesi var, portekiz bira tarihini anlatıyor, en sonundaki eski mahzen mizanseni, fıçıdan bira içme seremonisi dışında bi numara yok.






Cod fish yani Morina Balığı, Lizbon'da menülerde en çok gördüğün şey olacak. Sadece morina balığından 300 farklı yemek yapıyorlar. Köftesi, çorbası, pilavı, yahnisi, çeşit çeşit. Ana besin kaynakları morina balığı..
işin enteresan tarafını bize Nuno açıkladı, Morina Balığı Atlantik okyanusunda portekiz kıyılarında bulunmuyor! evet! Portekizliler morina balığı canlı kanlı nasıl gözükür bilmiyorlar. "Biri resmini çiz" dese çizecekleri aşağıdaki olurmuş. ( Valla Nuno'nun yalancısıyım).
Bu balıklar yüzyıllardır Tuzlanmış şekilde Norveç'ten Portekiz'e geliyor. insanın aklına hiç yöresel ana yemek ithal olur mu yahu?" sorusu gelmiyor değil tabi..
Tuzlanmış cod fishlerin olduğu dükkan, mis şarküteriler, harika tasarım tshirt satan dükkan derken, Baixa -Chiado'da bulduk kendimizi. Burası bizim istiklal caddesi gibi, mağazalar, kafeler, zincir butikler, tasarım mağazaları herşey var. Bairro Alto'nun alt tarafı kalıyor Baixa.
Ben alışverişe vermişken kendimi, sevgilim Santa Justa Elevador'ün kıyısında beni bekledi. Bu asansörü de görün görmemezlik etmeyin. Binmeli misin? valla sen karar ver. Asansörün kendisi ve metal üzerindeki oymalar daha dikkat çekici bana göre..

Dönüşte "Fado müzesinin ön tarafında eski depolar var, oradan güneşin batışı harika izleniyor" notumun peşinden yürüyerek denilen yere gittik. Gittik ama, kosskocaman bir cruise gemisi tüm manzarayı kapatmış, üstüne üstlük animatörlerin, lambada eşliğinde iğrenç seslerine turistlerin çığlıkları karışıyordu. Biz lizbon'lular şaşkındık. Karar verdik, bazı yerler bazılarına kapalı olmalıydı...
Koşarak uzaklaştık cruise ve gürültüsünden...
Eve dönüş yine kaybolma,12 km. yürüyüş günlük rutinlerdendi iyi ki de olmuştu. duş alıp attık kendimizi dışarı tekrar, Lizbon sardalyası tadacağız. Kırmızı ekoseli masa örtüleri olan, minicik bir avluya atılmış, enerji insanı çatlatan garsonları olan bir yere geldik.
Sevgilim neredeyse tüm Alfama ile ahbap oldu, herhangi bir yerden Turco! diye birileri bize seslenebilir her an. Neyse, yine sanki Alfama muhtarı gibi tokalaşmalar ve kucaklaşmalar sonrasında masamıza oturduk. House wine, 2 porsiyon sardalya, salata tam da istediğim gibiydi. Aşağıdaki fotoğraf keyifin kanıtıdır.


Lokanta 00.00'da kapandı bizde yine kalan şaraplarımızı elimize alıp, sokaklarda "ne yapsak? nereye gitsek?" tadında dolaşmaya başladık.
Bir kapı gördük sonra, yaklaştık, yaklaştıkça büyülendik. tıka basa dolu küçücük mekanda kocaman sesli bir kadın şarkı söylüyordu. İçeride çıt çıkmıyor, sessizce "girebilir miyiz?" diyerek, harikalar diyarına adım attık. 2 adam enstrüman çalıyor bir kadın şarkı söylüyor, ama onlar konuşurken herkes susuyor. ola ki kazara iki laf ettin, hemen "şşşşşttt!!" diye ayarı yiyosun diğer dinleyicilerden. Lizbon'da müzik dinlemek layıkıyla yapılıyor. bir köşeye iliştik, o kadar minik bir yer ki, bizim yan masadakilerle ahbap olduk,ertesi gün bizi partiye davet ettiler, diğer yan masadaki fransız kızla yeni tanışan Brezilya'lı çocuk ne yaptı? bunlar hala merak konusu...
herkesin birbirine içki ısmarladığı, harika müzik yapılan, 11 bira ve 8 tekilaya sadece 26 € verilen, mabetin ismini malesef bilmiyorum, yerini de tarif edemem şu an. Bizim kadar şanslıysanız bulursunuz. Ama küçük bir ipucu; Museu do Fado'yu arkanıza alıp, gözünüze kestirdiğiniz yokuştan yukarı doğru çıkarsanız, düzlüğe geldiğinizde sorarsanız bulursunuz diye düşünüyorum.
Ve Belém; Alfama'nın karmaşa kaosundan sonra otobüse binerek, Belém'e gelmek iyi fikirdi. Nehir kıyısı, Parklar bahçeler, Belém tatlısı ki müthiş bir şey!, Kaşifler anıtı, Jeronimos Manastırı, Belém kulesi derken yine tarihi bir gün yaşadık. Belém pastası yapan yeri kime sorarsan gösterir ama önemli olan, onun hemen 2 yanındaki restaurant... git,dilin damağın coşsun. Belém için 15 numaralı tram'e binebilirsin.





Belém'den yine aynı yolla yani otobüs, tram ile dönebilirsin, bizim gibi "ya yol çok güzel nehir kıyısından gidelim hem LX factory 'de yakınmış" deme.. yürümeye alışkınım, ayakkabılarım iyi ama bu kadar da olmaz ki arkadaş. Bu arada LX factory, eski fabrika binalarının düzenlenip, tasarım butiklerin, tarz cafelerin bulunduğu hipster mekanı, 10-20 fabrika binasını bu şekilde değerlendirmişler güzel de olmuş. bi oturalım nefes alalım dedik, sonra hemen taksiyle doooğru eve.
Artık Fado dinlenmeli... Fado, hüzün, aşk, yas demek. icra eden kadınlara fadista, erkeklere fadisti deniyor.
Bir kere Fado ciddi iş, hem dinleyen, hem de icra eden için disiplin gerektiriyor. Nasıl?? deme, şöyle ki, 21.00'de başlıyorsa eğer, 20.00'de orada olman yemeğini yemen, içkini söylemiş olman gerekiyor. 21.00'den sonra ara verilmedikçe, içeri girmek,dışarı çıkmak yasak. Performans sırasında konuşmak,gülmek, kıkırdamak, yemek yemek yasak. çok dikkat çekmeden içki içebilirsin.
Tamamen turistler için yapılmış mekanlar var, bu kurallar orada pek te geçerli değil. yani daha esnek diyelim. Ama tam bir Fado evinde yukarıdaki kuralların hepsi geçerli.
Sanatçılardan, yer sahibinden fırçayı yersin valla benden söylemesi.
biz de kendimize göre bir fado evi seçip, oturduk. Ara verilmişti, alelacele yemek siparişi derken, Fadista çıktı sahneye, başladı söylemeye, tamam harika zaten ilk defa dinlemiyorum, Fado'nun verdiği duyguya bayılıyorum, peki ama metabolizmamın istekleri ? ölüyoruz açlıktan ve ağzımıza hiç bir şey atamıyoruz. Kadın resmen gözlerimin içine bakarak söylüyor, hipnotize olmuş haldeyim, bunu durumdan faydalanan sevgilim, kimse görmeden etleri löp löp atıveriyor ağzına. Bunca eziyet, harika müzik ile tabi sinirler bozuldu, gülme krizleri falan derken, kimseden fırça yemeden kapattık Fado akşamını.

En olmadık zamanlarda en olmadık insanlarla tanışma yetimiz var bizim. O gece de koskoca lizbon'da sevgiliyle aynı işi yapan adamlarla tanışıp, sokaklarda vodka içerek, gece yarısı şantiye gezmeye gittik. İş konuşuldu, detaylar gösterildi, fikirler paylaşıldı. Ama en güzeli bana " Christian Louboutin'in komşusu olmak ister miydin?" diye sorduklarında suratımın aldığı ifadeydi bence. Tabi kim istemez, ayakkabılardan konuşur, samimiyeti ilerletince belki Chris, " gami'cim dur içimden geldi sana özel bi'şey tasarlıycam!" diyecekti. Bende buna karşılık ona kahve falı bakacaktım, gül gibi geçinip gidecektik.
Bu hayallerle oradan çıkıp, daha gece bitmedi diyerek bizi, bir klübe davet ettiler. Gittiğimiz yerin adı, "Viking" disko toplu, Abba falan çalan, tamamen oldschool ama Lizbon'da trend olan bir yer. genç yaşlı herkes burda... Kulübün emekli olan striptizcisinin şimdi vestiyerde durduğu, komik eğlenceli ama ufacık taşkınlıkta bodyguardların yanında soluk aldığın bir yer.
Çok eğlendik, çok güzel insanlar tanıdık. Lizbon yine bizi yanıltmadı. O geceden tek fotoğraf ta yanlışlıkla çekilmiş...
Ertesi gün artık yataktan kalkamıyordum, 14.00 gibi ayılıp, baixa'ya hediyelikleri almaya gidilecek, sonra da Nuno ve Gonçalo ile yemek var. Sıkıntısız herşeyi halledip, akşam yemeğine hazırız. Nuno ve Gonçalo daha önce de söyledim, sanki yıllardır arkadaşlarımız gibi, acaip kıkırdayıp gülüyoruz. sonra bi anda çiçek çıkıyor, pasta geliyor;
Parabéns a você,
Nesta data querida.
Muitas felicidades,
Muitos anos de vida.
Hoje é dia de festa,
Cantam as nossas almas.
Para menina_
Uma salva de palmas.
eşliğinde benim bilmediğim ama büyük emekle daha biz gelmeden çalışmalarına başlanmış doğumgünü kutlamam başlamış oldu. Daha mutlu olunamazdı, lizbon'da en sevdiğinle, en sevdiğinin gözlerine bakarak doğum günü kutlanır mıydı? bu bi rüya mıydı? Lizbon kendisini unutmayalım diye her türlü kıyağı geçiyordu bize.
Son gecemiz, Nuno ve Gonçalo'yu bizim eve davet ediyoruz, türk kahvesi takımı getirmiştik onlara, önce nasıl kahve yapılır onu öğreticem sonra da fal bakıcam. Kahveler yapıldı, evimizin tam karşısındaki banka oturduk 4'müz. Klişelere klişe katıp, "yeni yollar var sana Gonçalo!" bile dedim.
Bavulları topla, eşyaları sığdır, son alınacakları al, sığmaya çalış. son vedalar
Herkes sevmez Lizbon'u, çünkü Roma, Paris, Barselona gibi değil kendisi, biraz başına buyruk, gözalıcı olmayan ama baktığında büyüleyen kadınlar gibi...
Aşağıda Porto ve Lizbon'da gezilecek yerlerin isimlerini yazdım. tek tek nedir, ne değildir yazmadım, haritana eline alınca zaten çözeceksin. İster hepsini not et gez, istersen bizim gibi emprovize takıl. bacalhau ye, ginjinha iç, caiprinha iç, belem pastasını tat.
Bir de eğer lizbon'dan keyif almak istiyorsan, mutlaka Alfama'da kal...
Ve hoşçakal canım Portekiz, hayatımıza harika insanlar kattın, evimdeymişim gibi sarıp sarmaladın. Yerin hep ama hep ayrı olacak.
sadece içinde Lizbon geçtiği için değil, en güzel aşk şiirlerinden biri olduğu için bir oku bence...
Maya,
Seninle gül gibi yaşarız
Geçinip gideriz diye düşünüyorum
Sen benim yaralarımı temizlersin ben oltaları,
Perşembe pazarından aynalar alırız
Renkli gösteren
gemilere bakarız. Sen süvariye aşık olursun,
ben karısına. Tekneye atlar Lisbon boğazına gideriz.
Oltaları sallandırır yeni aşklar bekleriz.
En fazla iki şarkı ezberleriz. Gelene gidene söyleriz.
Kaptan karısına döner. Oltamızı toplar bir yan şehre geçeriz.
Salih Ecer
Bavullar toplanır, güzelim Sao Bento'dan Santa Apolonia 'ya bir yolculuk başlar. Porto kalbimde çok güzel izler bıraktı, çok sevdim, hatta bir ara "acaba lisbon'dan daha çok mu sevicem?" düşüncesi geçmedi değil içimden.
3 saatlik yolculuktan sonra Santa Apolonia'da indik. Ev sahiplerini arıyoruz. süper tatlı gülen 2 kişi el sallıyor bize, Nuno ve Gonçalo ile eskiden tanışıyormuşuz ama sanki yıllardır görüşmemişiz gibi sarılıyoruz. "biraz yürüyeceğiz 5 dk.!" diyorlar. Evet tamam 5 dk. ama ellerde bavul, parke taşlar, ve rampa turmanıyoruz. Sevgilim ve Nuno bir yandan konuşup bir yandan hızlı hızlı tırmanıyorlar. Gonçalo'da beni lafa tutuyor sürekli sorular soruyor, hem tırmanıp hem cevap vermeye çalışıyorum?! neyse 5 dk. lık yürüyüşten sonra, Alfama'nın içinde bulduk kendimizi, evimizin hemen üstünde minicik bir meydan, evimizin tam karşısında bir bank, zeytin ağacı, birbirine bitişik evler, bağıra bağıra konuşan insanlar, köşede bir amatör futbol kulübü ve şaşkın şaşkın bakınan Kuzey Avrupalı turistler...
Bizim çok aşina olduğumuz ve sevdiğimiz, Tarlabaşı'nın biraz daha uslu ikiz kardeşi gibiydi Alfama. Nuno ve Gonçalo ile biraz konuştuktan sonra, meşhur kara kaplı deftere bakarak, kendimizi sokaklara attık. Alfama bir kere karışık bir yer, heryer birbirine benziyor, o yüzden kaybolmak işten bile değil. gelmeden önce herkesin binmeden olmaz dediği Tram 28'e binerek başladık, o şekilde başlamaz olaydık. Geçtiğimiz yerleri bilmeden şaşkın şaşkın bakınırken, çoğunluğun indiği bir meydan da biz de indik, tamamen sürü psikolojisi, yine kalabalığı takip ederek, Bairro Alto'ya varacağımızı biliyordum. Bairro Alto; bizim Beyoğlu gibi, bar ve restoranlarla dolu, insanların sokaklarda eğlendiği bölge bu arada.
Gelmeden önce öyle çalıştım ki, gidilecek restoranların adres tarifleri,telefonlarına kadar yazmıştım. Fakat hiçbirine gidemedik, eksiklik olduğunu düşünmüyorum çünkü, tesadüfen bulduğumuz restoranlar da muhteşemdi. En güzeli de bu oluyor bence, tavsiye ile gidilen yerlerde beklenti çok yüksek oluyor ve bir şeyden memnun olmayınca keyif kaçabiliyor.
Yine sokaklarda dolanırken, tesadüfen keyifli bir yere denk geldik, güzel yemek, işletmecisiyle güzel muhabbet derken, tek başıma bir şişe şarabı bitirdim. Dolanalım biraz dedik, jazz kulüp arıyoruz. İyice kalabalıklaşmış sokaklar bildiğin insan trafiği var, tam da o sırada caiprinha istedi canım! Arkadaş başıma ne geliyorsa onun yüzünden geliyor. Jazz kulübü bulduk, içerisi dolu ama dinlemek için bizi alacaklar içeri fakat içkisiz! hadi o zaman fondip! içki bardakta bırakılmaz sonuçta... "lizbon güzel, biz güzeliz, müzik güzel ben daha ne isteyeyim ya!" tadında sallanırken, Bairro Alto'ya her akşam gelinemeyeceğini adamı zıvanadan çıkarabileceğini anladım.
Taksiyle hadi hop eve olmuyor lizbon'da özellikle de Alfama'da oturuyorsan. Taksici bizi evimizin önüne bırakamadı! her sokak birbirine merdivenle bağlı olduğundan, belirli yollar var arabalar için. fakat o yolların bir kısmı da belirli saatlerde trafiğe kapatılıyor. Taksici amca bizi, evin aslında üst sokağında bırakıyor ama o kadar bilmiyoruz ki, inmiyoruz. aynı yerde adamcağızı 3 kere döndürüyoruz. en sonunda adam taksiden indi, bize yürüyeceğimiz yeri gösterdi, inmek zorunda kaldık. Hemen yolda gördüğümüz amcayla teyzeye yapıştık, "Ruo dos Corvos ( ruo doj corvoşj şeklinde okunuyor) nerede?" diye... O kadar tatlı ki insanlar, teyze eve kadar bizimle geldi neredeyse, tek kelime ingilizce bilmiyor ben de obrigada! ( teşekkürler) demekten başka birşey bilmiyorum; bizi evimize getirdiler, tabi "eyvah kaybolduk!" korkusuyla ayıldım...

Cascais, okyanus kenarı bir kasaba. Sahil güzel, deniz muhteşem ve deli soğuk. Burası sanki Lizbon zenginlerinin sayfiye yeri gibi, muhteşem evler var. Cais De Sodre istasyonundan 40 dk. da gidiliyor. Buradan kalkan otobüslerle Cabo de Roca'ya yani Avrupa'nın en batı ucuna gidebilirsin.
Dönüş kolay olsun çok uğraşmayalım diye, biz denize girme olayını Estroil durağında inerek hallettik. Cascais istikametinde Estoril'de iniyorsun metrodan, alt geçitten geçip plajlara Tamariz'e geliyorsun. Restaurant var, emanet var. Şezlong kişi başı 8€ idi yanlış hatırlamıyorsam. Herşey harikaydı, buz gibi okyanus suyu, thai'li teyzenin yarım saatlik masajı... ta ki yemek yiyene kadar. (Mayıs 2013 gibi " clean food" olayına girdim, spor yapıyor, işlenmiş gıda yememeye ve ağır beslenmemeye dikkat ediyorum. Lizbon da clean food meselesini koyverince ben, olan oldu.. Önüme gelen herşeyi yemeye başlayınca o gün Tamariz'de bünye iflas etti. Ayıptır söylemesi yediklerim aşağıda; ( foto)) önce çok kötü olmadım, hazımsızlık çekiyorum sandım, içkiden müzikten geri durmadım. Akşam üzeri plajın sol tarafındaki Şato'nun önünde jazz yapmaya başladılar. dinlemeye gittik gitmesine ama, o an bir terslik olduğunu anladım.. bırak Jazz dinlemeyi ayakta durmak istemiyordum. Ertesi gün de Sintra'ya gidecektik. Sintra; Rossio istasyonundan 40 dk. uzakltıkta. Dokusu bozulmamış çok romantik bir ortaçağ kasabası. Anlatacak hiç bir şeyim yok orasıyla ilgili çünkü herkes tshirtlerle dolanırken, ben üzerimde 2 kazak kafamda şapka boynumda atkı ile otururken, sevgilim hastanenin yerini öğrenmeye çalışıyordu. geldiğimize pişman olarak, tekrar 40 dk. bir yolla Rossio istasyonuna döndük, bir daha o kadar yemeye tövbe ettim tabii.
Ben dinlenirken sevgilim mükellef bir sofra donattı, masayı çıkardı kapımızın önüne, keşke daha çok keyfini çıkarabilseydim. Ben içerde uyurken, O mahallenin delikanlılarıyla takılıyordu.
Sabah turp gibiydim artık! erkenden kalkıp kahvaltı ettik, (meşhur vişne likörü) Ginjinha'larımızı içip, Museu do Fado'ya geldik. Fado beni çok etkiler, çok severim, o yüzden müzeden de çok keyif aldım. dinleme odaları, tarihçe, plaklar, sanatçılar çok güzeldi.
Oradan çıkıp, Cais De Sodre istikametinde yürümeye başladık. Praça do Comercio'ya geldik, meydan da bir bira müzesi var, portekiz bira tarihini anlatıyor, en sonundaki eski mahzen mizanseni, fıçıdan bira içme seremonisi dışında bi numara yok.

Cod fish yani Morina Balığı, Lizbon'da menülerde en çok gördüğün şey olacak. Sadece morina balığından 300 farklı yemek yapıyorlar. Köftesi, çorbası, pilavı, yahnisi, çeşit çeşit. Ana besin kaynakları morina balığı..
işin enteresan tarafını bize Nuno açıkladı, Morina Balığı Atlantik okyanusunda portekiz kıyılarında bulunmuyor! evet! Portekizliler morina balığı canlı kanlı nasıl gözükür bilmiyorlar. "Biri resmini çiz" dese çizecekleri aşağıdaki olurmuş. ( Valla Nuno'nun yalancısıyım).
Bu balıklar yüzyıllardır Tuzlanmış şekilde Norveç'ten Portekiz'e geliyor. insanın aklına hiç yöresel ana yemek ithal olur mu yahu?" sorusu gelmiyor değil tabi..
Tuzlanmış cod fishlerin olduğu dükkan, mis şarküteriler, harika tasarım tshirt satan dükkan derken, Baixa -Chiado'da bulduk kendimizi. Burası bizim istiklal caddesi gibi, mağazalar, kafeler, zincir butikler, tasarım mağazaları herşey var. Bairro Alto'nun alt tarafı kalıyor Baixa.
Ben alışverişe vermişken kendimi, sevgilim Santa Justa Elevador'ün kıyısında beni bekledi. Bu asansörü de görün görmemezlik etmeyin. Binmeli misin? valla sen karar ver. Asansörün kendisi ve metal üzerindeki oymalar daha dikkat çekici bana göre..
Dönüşte "Fado müzesinin ön tarafında eski depolar var, oradan güneşin batışı harika izleniyor" notumun peşinden yürüyerek denilen yere gittik. Gittik ama, kosskocaman bir cruise gemisi tüm manzarayı kapatmış, üstüne üstlük animatörlerin, lambada eşliğinde iğrenç seslerine turistlerin çığlıkları karışıyordu. Biz lizbon'lular şaşkındık. Karar verdik, bazı yerler bazılarına kapalı olmalıydı...
Koşarak uzaklaştık cruise ve gürültüsünden...
Eve dönüş yine kaybolma,12 km. yürüyüş günlük rutinlerdendi iyi ki de olmuştu. duş alıp attık kendimizi dışarı tekrar, Lizbon sardalyası tadacağız. Kırmızı ekoseli masa örtüleri olan, minicik bir avluya atılmış, enerji insanı çatlatan garsonları olan bir yere geldik.
Sevgilim neredeyse tüm Alfama ile ahbap oldu, herhangi bir yerden Turco! diye birileri bize seslenebilir her an. Neyse, yine sanki Alfama muhtarı gibi tokalaşmalar ve kucaklaşmalar sonrasında masamıza oturduk. House wine, 2 porsiyon sardalya, salata tam da istediğim gibiydi. Aşağıdaki fotoğraf keyifin kanıtıdır.
Lokanta 00.00'da kapandı bizde yine kalan şaraplarımızı elimize alıp, sokaklarda "ne yapsak? nereye gitsek?" tadında dolaşmaya başladık.
Bir kapı gördük sonra, yaklaştık, yaklaştıkça büyülendik. tıka basa dolu küçücük mekanda kocaman sesli bir kadın şarkı söylüyordu. İçeride çıt çıkmıyor, sessizce "girebilir miyiz?" diyerek, harikalar diyarına adım attık. 2 adam enstrüman çalıyor bir kadın şarkı söylüyor, ama onlar konuşurken herkes susuyor. ola ki kazara iki laf ettin, hemen "şşşşşttt!!" diye ayarı yiyosun diğer dinleyicilerden. Lizbon'da müzik dinlemek layıkıyla yapılıyor. bir köşeye iliştik, o kadar minik bir yer ki, bizim yan masadakilerle ahbap olduk,ertesi gün bizi partiye davet ettiler, diğer yan masadaki fransız kızla yeni tanışan Brezilya'lı çocuk ne yaptı? bunlar hala merak konusu...
herkesin birbirine içki ısmarladığı, harika müzik yapılan, 11 bira ve 8 tekilaya sadece 26 € verilen, mabetin ismini malesef bilmiyorum, yerini de tarif edemem şu an. Bizim kadar şanslıysanız bulursunuz. Ama küçük bir ipucu; Museu do Fado'yu arkanıza alıp, gözünüze kestirdiğiniz yokuştan yukarı doğru çıkarsanız, düzlüğe geldiğinizde sorarsanız bulursunuz diye düşünüyorum.
Ve Belém; Alfama'nın karmaşa kaosundan sonra otobüse binerek, Belém'e gelmek iyi fikirdi. Nehir kıyısı, Parklar bahçeler, Belém tatlısı ki müthiş bir şey!, Kaşifler anıtı, Jeronimos Manastırı, Belém kulesi derken yine tarihi bir gün yaşadık. Belém pastası yapan yeri kime sorarsan gösterir ama önemli olan, onun hemen 2 yanındaki restaurant... git,dilin damağın coşsun. Belém için 15 numaralı tram'e binebilirsin.
Belém'den yine aynı yolla yani otobüs, tram ile dönebilirsin, bizim gibi "ya yol çok güzel nehir kıyısından gidelim hem LX factory 'de yakınmış" deme.. yürümeye alışkınım, ayakkabılarım iyi ama bu kadar da olmaz ki arkadaş. Bu arada LX factory, eski fabrika binalarının düzenlenip, tasarım butiklerin, tarz cafelerin bulunduğu hipster mekanı, 10-20 fabrika binasını bu şekilde değerlendirmişler güzel de olmuş. bi oturalım nefes alalım dedik, sonra hemen taksiyle doooğru eve.
Artık Fado dinlenmeli... Fado, hüzün, aşk, yas demek. icra eden kadınlara fadista, erkeklere fadisti deniyor.
Bir kere Fado ciddi iş, hem dinleyen, hem de icra eden için disiplin gerektiriyor. Nasıl?? deme, şöyle ki, 21.00'de başlıyorsa eğer, 20.00'de orada olman yemeğini yemen, içkini söylemiş olman gerekiyor. 21.00'den sonra ara verilmedikçe, içeri girmek,dışarı çıkmak yasak. Performans sırasında konuşmak,gülmek, kıkırdamak, yemek yemek yasak. çok dikkat çekmeden içki içebilirsin.
Tamamen turistler için yapılmış mekanlar var, bu kurallar orada pek te geçerli değil. yani daha esnek diyelim. Ama tam bir Fado evinde yukarıdaki kuralların hepsi geçerli.
Sanatçılardan, yer sahibinden fırçayı yersin valla benden söylemesi.
biz de kendimize göre bir fado evi seçip, oturduk. Ara verilmişti, alelacele yemek siparişi derken, Fadista çıktı sahneye, başladı söylemeye, tamam harika zaten ilk defa dinlemiyorum, Fado'nun verdiği duyguya bayılıyorum, peki ama metabolizmamın istekleri ? ölüyoruz açlıktan ve ağzımıza hiç bir şey atamıyoruz. Kadın resmen gözlerimin içine bakarak söylüyor, hipnotize olmuş haldeyim, bunu durumdan faydalanan sevgilim, kimse görmeden etleri löp löp atıveriyor ağzına. Bunca eziyet, harika müzik ile tabi sinirler bozuldu, gülme krizleri falan derken, kimseden fırça yemeden kapattık Fado akşamını.
En olmadık zamanlarda en olmadık insanlarla tanışma yetimiz var bizim. O gece de koskoca lizbon'da sevgiliyle aynı işi yapan adamlarla tanışıp, sokaklarda vodka içerek, gece yarısı şantiye gezmeye gittik. İş konuşuldu, detaylar gösterildi, fikirler paylaşıldı. Ama en güzeli bana " Christian Louboutin'in komşusu olmak ister miydin?" diye sorduklarında suratımın aldığı ifadeydi bence. Tabi kim istemez, ayakkabılardan konuşur, samimiyeti ilerletince belki Chris, " gami'cim dur içimden geldi sana özel bi'şey tasarlıycam!" diyecekti. Bende buna karşılık ona kahve falı bakacaktım, gül gibi geçinip gidecektik.
Bu hayallerle oradan çıkıp, daha gece bitmedi diyerek bizi, bir klübe davet ettiler. Gittiğimiz yerin adı, "Viking" disko toplu, Abba falan çalan, tamamen oldschool ama Lizbon'da trend olan bir yer. genç yaşlı herkes burda... Kulübün emekli olan striptizcisinin şimdi vestiyerde durduğu, komik eğlenceli ama ufacık taşkınlıkta bodyguardların yanında soluk aldığın bir yer.
Çok eğlendik, çok güzel insanlar tanıdık. Lizbon yine bizi yanıltmadı. O geceden tek fotoğraf ta yanlışlıkla çekilmiş...
Ertesi gün artık yataktan kalkamıyordum, 14.00 gibi ayılıp, baixa'ya hediyelikleri almaya gidilecek, sonra da Nuno ve Gonçalo ile yemek var. Sıkıntısız herşeyi halledip, akşam yemeğine hazırız. Nuno ve Gonçalo daha önce de söyledim, sanki yıllardır arkadaşlarımız gibi, acaip kıkırdayıp gülüyoruz. sonra bi anda çiçek çıkıyor, pasta geliyor;
Parabéns a você,
Nesta data querida.
Muitas felicidades,
Muitos anos de vida.
Hoje é dia de festa,
Cantam as nossas almas.
Para menina_
Uma salva de palmas.
eşliğinde benim bilmediğim ama büyük emekle daha biz gelmeden çalışmalarına başlanmış doğumgünü kutlamam başlamış oldu. Daha mutlu olunamazdı, lizbon'da en sevdiğinle, en sevdiğinin gözlerine bakarak doğum günü kutlanır mıydı? bu bi rüya mıydı? Lizbon kendisini unutmayalım diye her türlü kıyağı geçiyordu bize.
Son gecemiz, Nuno ve Gonçalo'yu bizim eve davet ediyoruz, türk kahvesi takımı getirmiştik onlara, önce nasıl kahve yapılır onu öğreticem sonra da fal bakıcam. Kahveler yapıldı, evimizin tam karşısındaki banka oturduk 4'müz. Klişelere klişe katıp, "yeni yollar var sana Gonçalo!" bile dedim.
Bavulları topla, eşyaları sığdır, son alınacakları al, sığmaya çalış. son vedalar
Herkes sevmez Lizbon'u, çünkü Roma, Paris, Barselona gibi değil kendisi, biraz başına buyruk, gözalıcı olmayan ama baktığında büyüleyen kadınlar gibi...
Aşağıda Porto ve Lizbon'da gezilecek yerlerin isimlerini yazdım. tek tek nedir, ne değildir yazmadım, haritana eline alınca zaten çözeceksin. İster hepsini not et gez, istersen bizim gibi emprovize takıl. bacalhau ye, ginjinha iç, caiprinha iç, belem pastasını tat.
Bir de eğer lizbon'dan keyif almak istiyorsan, mutlaka Alfama'da kal...
Ve hoşçakal canım Portekiz, hayatımıza harika insanlar kattın, evimdeymişim gibi sarıp sarmaladın. Yerin hep ama hep ayrı olacak.
sadece içinde Lizbon geçtiği için değil, en güzel aşk şiirlerinden biri olduğu için bir oku bence...
Maya,
Seninle gül gibi yaşarız
Geçinip gideriz diye düşünüyorum
Sen benim yaralarımı temizlersin ben oltaları,
Perşembe pazarından aynalar alırız
Renkli gösteren
gemilere bakarız. Sen süvariye aşık olursun,
ben karısına. Tekneye atlar Lisbon boğazına gideriz.
Oltaları sallandırır yeni aşklar bekleriz.
En fazla iki şarkı ezberleriz. Gelene gidene söyleriz.
Kaptan karısına döner. Oltamızı toplar bir yan şehre geçeriz.
Salih Ecer
PORTO
- AVENIDA DOS ALIADOS
- PONTE DOM LUIS
- RIVER DOURO
- ZONA RIBEIRINHA
- SAO BENTO STATION
- PALACIO DA BOLSA
- SAO FRANCISCO CHURCH
- IGREJA DO CARMO
- IGREJA DOS CARMELITAS
- TORRE DOS CLERIGOS
- RUA SANTA CATARINA
- SE CATEDRAL
- CENTRO PORTUGUES DE FOTOGRAFIA
- MUSEU NACIONAL DE SOARES DOS REIS
- LIVRARIO LELLO
- ZONA GAIA
LISBOA
- GULBENKIAN MUSEUM
- CASCAIS
- BELEM
- BAIRRO ALTO
- BASILICA DA ESTRELA
- PRACA DO COMERCIO
- MUSEU DO FADO
- ELEVADOR DA BICA
- SINTRA
- TAMARIZ
- PORTAS DO SOL
- ALFAMA
- SAO JORGE CASTLE






Yorumlar
Yorum Gönder